Neden Hapşırırız?

Yazar H 28 Kasım 2015 Cumartesi 0 yorum

Gün içinde bazen tek kez, bazen de arka arkaya gerçekleşir hapşırmak. Önce burnunuz karıncalanmaya başlar sonra derin bir nefes alır ve hapşuuuuuuuu…

Vücudun doğal refleksi hapşırık insanın kalbinin durduğu ve 1 saniye sonra tekrar çalışmaya başladığı an. Uzmanlar hapşırmanın kalbi rahatlattığını belirtiyor. Peki neden hapşırırız?

Hapşırma, ani, irade dışı, sesli bir şekilde ağızdan ve burundan nefes vermektir. Hapşırma burun kanallarındaki sinirlerin uyarılması sonucu oluşan psikolojik bir reaksiyondur. Aslında burnumuz nefes almamızda çok önemli bir görev yapar. Hava onun dar kanallarından türbülans oluşturarak geçerken hem ısısı ayarlanır, hem de içindeki toz burada filtre edilir... 

Buradaki sinirlerin uyarılmasının nedenleri değişiktir. En çok alerjik etkilenmedir ama toz, duman, parfümler hatta aniden ışığa bakma gibi başka bir çok nedenleri daha vardır. Hapşırmadan önce sanki bir yerimiz ısırılmış gibi sinir uçlarının ikaz göndermesi sonucu, burnumuzdan önce bir salgı gelir. Biz bunun pek farkına varmayız. 

Bu salgının ardından beyine giden ikaz neticesinde baş ve boynumuzdaki kaslar uyarılarak ani nefes boşanması olayı yaşanır. Ses tellerinin olduğu bölüm önce kapanır ve buradaki havanın basıncı iyice yükselir. Sonra aniden açılarak hava yüksek bir sesle dışarı verilir. Tabii beraberinde burnumuzdaki toz gibi yabancı maddeler ve soğuk algınlığı yaratan mikroplar da. Ancak tıp bilimi hapşırma ile yayılan mikropların, elle yayılanlardan çok daha az olduğunu saptamış  bulunmaktadır.
 

Uyku sırasında özellikle rüya safhasında sinir sisteminin bazı elemanları kapalı olduğundan normal şartlarda hapşırma olmaz. Uyarı çok kuvvetli ise olabilir ama anında uyanılır. Ancak bu beyin tarafından tehlike olarak algılanmaz. Uyurken ayağını gıdıkladığımız kişinin ayağını çekip, arkasını dönüp, uyumaya devam etmesi gibi. 

Hapşırma refleksinin detayları tam bilinmese de kesin olarak bilinen bir şey var. Hapşırırken gözlerinizi açık tutamazsınız. Bunu bilim insaları vücudumuzda bir acı veya ağrı duyduğumuzda gözlerimizi kapatmamıza bağlıyor. Kibarlık olsun diye hapşırığı tutmaya çalışmak ise kesinlikle tavsiye edilmiyor.

Güneş ışığı ile karşılaşınca hapşırmanın genetik olduğu ileri sürülüyor. Dünya nüfusunun en az yüzde 18'i bu hassasiyete sahip. Hapşırma sayısının da genlerle nakledildiğini ileri süren bilim insanları var. Bazı ailelerde üç kere hapşırılırken, bazılarında seklizinci de duruyormuş.

İnsanlara hapşırdıktan sonra "çok yaşa " deme adetinin kökenin Hıristiyanların "God bless you" yani "Tanrı seni takdis etsin" veya "Tanrının hayır duası üzerinde olsun" cümlesine dayanmaktadır. Altıncı yüzyılda hapşıranlara vücutlarındaki şeytanı attıkları için tebrik anlamında söylenen bu söz büyük veba salgını başlayınca Papa tarafından söylenmesi zorunlu kılındı ve kanunlaştırıldı.
Devamını Oku...

Geleceğin Okullarında Öğretmenlerin Rolü Ne Olacak?

Yazar H 29 Ekim 2015 Perşembe 0 yorum
İnsanın öğrenmesine  etki eden en büyük faktörler olan aile, çevre ve okul grubuna günümüzde televizyon hatta daha da önemlisi internet de eklenmiştir.


Neredeyse her dönem eğitim sistemine kazandıralan yüzlerce metod ve teknikler arasında geleceğin okullarının öğrenme üzerindeki etkisi ve bu okullardaki öğretmenlerin değişimlere ne denli ayak uydurabildiği bu yazıyı yazmamdaki asıl amaç.

Baş döndürücü bir hızla gelişen bilişim teknolojilerinin dünyamızdaki her şeyi değiştirdiği gibi klasik eğitimde de alışılagelen her şeyi değiştireceğini düşünmek çok da zor olmasa gerek. Ama burdaki asıl sorumuz öğretmenlerimiz bu değişim kadar hızlı mı? Yoksa bu değişimin küçük bir parçası mı?

Eğitim sistemini tam anlamıyla kökünden değiştirebilecek kadar güçlü olan bir değişimden bahsediyoruz. Hızla gelişen teknoloji eğitimin kendisi olabilecek kadar eğitimin içine girmişken biz öğretmenlerin bu yeni sistemdeki rolü ne olacak? Rolünden önce şunu belirmekte yarar var; öğrencilerin teknoloji içinde yetişmesi ile bilgiyi tek başına edinebilme oranı ciddi derecede yükseldi.

Bilginin günümüz dünyasına damga vuran Internet’le kısa zamanda geniş kitlelere ulaşması, milyonlarca insana çok rahat bir şekilde iletişim ortamı sağlaması bilginin çok daha kolay bir şekilde elde edilmesini mümkün kıldığını söylemek sanırım pek de yanlış olmayacak. Böyle bir durumun, öğretmenin öğrenciyi bilgiyle doldurmasının, ona zekasal bilgileri dayatmasından hiçbir farkı yok.  

      
Yani bilgiye ulaşmada herhangi bir zorluk kalmamıştır. Asıl zorluk onu verimli bir şekilde kullanabilmekte ve bir adım sonrasında ise onu üretebilmektedir. Bu bağlamda geleceğin öğretmenleri olan bizlerin artık sorulara cevap veren “bilgisayarlar” olmaktan çok öğrencilerin edindiği bilgilere yön veren ve daha da önemlisi öğrencilerin bilgiye nasıl ulaşılacağı konusunda soru üretmelerini sağlayan birer rehber konumuna geldiğimizi düşünüyorum.

Günümüz öğretmenlerinin asıl niteliği üretmeyi teşvik etmek dolayısıyla öğrecilerin ihtiyaç duyduğu da bilgiye nasıl ulaşacağı ve ne şekilde kullanıcağı konusunda birer rehber öğretmen olacaktır. Kısacası geleceğin okullarındaki yeni rolümüzün üretmeye teşvik etmek ve teşvik ettiğimiz konuda öğrencilerimize yön verip, rehber olabilmek olduğunu söyleyebiliriz. Yeni öğretmen ve öğrenci tanımlarıyla birlikte geleceğin okulları ise, artık  soruların cevaplarının ezberletildiği yerler olmaktan çok gerçek soruların sorulduğu yerler olacaktır.
Devamını Oku...

Bilgi 100 km Uzağa Işınlandı (Kuantum İnternet)

Yazar H 26 Ekim 2015 Pazartesi 0 yorum

Bu gün sizlere  geçtiğimiz günlerde  bilim dünyasında yaşadığımız ancak pek de haberdar olmadığımız büyük gelişmeyi paylaşmak istiyorum.

Dünyaca ünlü NIST Enstitüsü’nde fizikçiler, ışık parçacıklarını 100 km ilerisine taşınarak kuantum ışınlama rekoru kırıldı. NIST ‘in  iddiasına göre kuantum bilgi teleportasyonu alanında daha öncekine göre 4 kat daha uzağa aktarıldı. Kuantum fizik alanında her gün çığır açıcı bir gelişme yaşanması, kuantum kriptografi potansiyeli ve kuantum bilgisayarlara her geçen gün daha da yaklaşmamızı sağlıyor.

Araştırmacılara göre , bu özellik ancak NIST ABD Kolorado laboratuvarında geliştirdiği tekli foton dedektörleri sayesinde mümkün oldu. Molibden silisitten üretilen süper iletken nanoteller kullanılarak çok duyarlı ve fotonların % 80’ine kadar 100 km öteye aktarım yapabilen bir teknoloji geliştrildi.

Daha önceleri yapılan araştırmalarda fotonların ancak % 1’i , 100 km’ye ışınlanırken, yeni dedektörler sayesinde % 80’e kadar aktarım kalitesi sağlanıyor.Bu sayede uzun mesafelerde kuantum bilgi kaybının engellenmesi sağlanıyor. Önceki kompleks kuantum hafıza sistemleri kısa süreliğine bu bilgiyi depolayabilirken, yeni metot sayesinde  bu gibi depolama sistemlerine gerek kalmayacak. Çünkü yeni sistemde tekrarlayıcı/yükseltici sistem kurularak optik bir ağ emülasyonu sağlandı. Bilim insanları bu cihazlar sayesinde periyodik olarak yeniden yollanan verilerin ağı nerdeyse sonsuza kadar genişleterek, geleceğin internet teknolojisi kuantum internetin kurulmasını sağlayacağı belirtiliyor.

Araştırma sonuçları Optica dergisinde yayınlandı.

Peki Nedir Bu Kuantum Bilgisayar ve İnternet?

Kuantum bilgisayar için aslen kuantum mekanik yasalarından faydalanarak bilgiyi işlemek denebilir. Geleneksel bilgisayarlar uzun 0 ve 1 dizilerinden oluşan bitler kullanır. Diğer taraftan kuantum bilgisayarlar kuantum bit yada qubit kullanır. Farkı nedir? Qubit sıfır ve birleri aynı anda iki ayrı durumda kodlamasıdır.

Kuantum bilgisayar, bir ve sıfır şeklinde verileri saklayabilir aynı zamanda verileri bir ve sıfırın kuantum süperpozisyonu durumunda saklayabilir. Buna kuantum bit ( quantum bit ) yada qubit ismi verilir, ve bize ikili sayı sisteminden çok daha fazla esneklik kazandırır. Kuantum bilgisayarlar normal bilgisayarların kapasitesinden çok daha büyük hesaplamalar yapabilir. Kuantum bilgisayarların şimdiden kriptografi ve şifreleme alanlarında ciddi sorunlara yol açabileceği korkusu yerleşmiş görünmektedir. Bazı uzmanlar başarılı ve pratik kuantum bilgisayarların dünyanın finans sisteminin çökmesine neden olmasından korkmaktadır. Günümüzde bilgisayarların şifreleme güvenliği çok büyük sayılara bağlıdır ve bu sayılar normal bilgisayarlarla evrenin yaşam süresi boyunca kırılması mümkün olmayan sayılardır. Fakat kuantum bilgisayarlar bu sayıları mantıklı süreler içerisinde çarpıp hesaplayabilir.

Önümüzdeki 5-10 yıl içerisinde elektronik sektörünü kökten değiştirecek yenilikler kendini gösterecek. Özellikle ikili sayı sisteminin dışında bir sistemle çalışan kuantum bilgisayarların kullanıma girmesiyle birlikte evimizdeki bilgisayarları çöpe atmak zorunda kalacağız. Ayrıca veri değerlerinin değişiminden hız bilgisine, çoklu işlemden donanımsal yerleşime kadar birçok yeni kavramla ilk defa tanışacağız.

Kuantum bilgisayarlar klasik bilgisayarların yapamadığı neyi yapabilir?

Büyük sayıları çarpmakla başlayabiliriz. İki büyük sayıyı çarpmak günümüzde en basit bilgisayar için bile çok kolay bir işlemdir. Fakat çok büyük sayıların çarpımını yapmak (örneğin 500 haneli) klasik bilgisayarlar için imkansız olduğu düşünülmektedir.
Massachusetts Institute of Technology 'den ( MIT ) matematikçi Peter Shor, 1994 yılında eğer tam çalışan bir kuantum bilgisayar yapıldığı taktirde bu hesaplamaları yapmanın çok kolay olacağını söylemiştir.  

Bu kadar büyük sayılarla işlem yapmak neye yarar ki ?

Hiç kimse çok büyük sayıları çarpanlarına ayırmak istemez! Çünkü bu çok zordur - hatta günümüzde var olan en güçlü bilgisayarlar için bile zor bir iştir. İşin gerçeği büyük sayıların çarpanlarına ayırma zorluğu günümüzde kullanılan kriptografinin temellerini oluşturmaktadır.Yani çözümü çok zor olan matematik problemi üzerine kuruludur. Online alışveriş yaptığın zaman kredi kartı numaranı şifrelemek için kullanılan RSA şifreleme tamamen çarpanlara ayırma problemine dayanmaktadır. Alışveriş yaptığın web sayfası kredi kartı bilgilerini şifrelemek için herkes tarafından görülebilen büyük bir anahtar verir.

Bu anahtar aslında satıcı tarafından bilinen çok büyük iki asal sayıdan oluşur. Herhangi birinin kredi kartı bilgilerine ulaşmasının tek yolu bu iki büyük asal sayıyı bilmesinden geçer, o da imkansız olarak kabul edilmektedir çünkü kart bilgilerini koruyan anahtar bu iki büyük asal sayının çarpımından oluşmaktadır. Ancak birileri Peter Shor'un algoritmasını çalıştırabilen bir kuantum bilgisayar yaparsa bu durum değişir.

Kuantum dünyadan faydalanmak kodları kırmayı ve yeni kodlar yaratmamıza yarıyor. Peki başka ne işe yarar?

Çok fazla. Örneğin kuantum bilgisayarlar kuantum sistemleri verimli şekilde simüle edebilir, ünlü fizikçi Richard Feynman 1982 yılında bunu önermişti. Kuantum sistemleri simüle etmek, kuantum bilgisayarların zirvesi olacağı söylenir: Atomların ve moleküllerin etkileşimi gibi bize eşsiz detaylarda inceleme ve araştırma imkanı sağlar. Yeni ilaçlar ve oda sıcaklığında çalışabilen süperiletkenler gibi yeni materyaller geliştirme imkanı sağlar. Kuantum bilgisayarların klasik bilgisayarlardan daha iyi yaptığı işlerden birisi de çözümler uzayında olası en doğru çözümü arama işlemini örnek verebiliriz. 

Araştırmacılar halen yeni kuantum algoritmalar ve uygulamalar üzerinde çalışmaktadır. Fakat kuantum bilgisayarın gerçek potansiyeli muhtemelen henüz hayal bile edilmemiştir. Lazeri ilk icat edenler muhtemelen, marketlerdeki tarayıcıları, CD okuyucuları, lazer göz ameliyatlarını hayal etmemişti. Benzer olarak gelecekte kuantum bilgisayarların kullanımı hayal gücümüzle sınırlı gibi görünüyor.

Kuantum bilgisayarın çalışma mantığını daha iyi anlayabilmek için aşağıdaki videoyu izlemenizi tavsiye ediyorum.


Kaynak: Gizmag
              Gercekbilim

Devamını Oku...

Neden Uyuruz?

Yazar H 25 Ekim 2015 Pazar 0 yorum

İşte hayatımızla ilgili son derece önemli olan bu soruya verilecek cevap! "Hiç kimse bilmiyor." Cevabın kolay olduğunu, uykuda enerjimizi sarj ettiğimizi söyleyebilirsiniz, ama bilimsel araştırmalar bunu göstermiyor. Yapılan araştırmalarda, İngiltere'de 70 yaşında bir kadının, her gece bir saat uyuyarak, hatta bir keresinde 56 saat uyanık kaldıktan sonra sadece 1,5 saat uyuyarak ertesi gün tam performans ile hayatını sürdürebildiği gözlemlenmiştir. 

Aslında normalde, hepimizin bildiği gibi, bir gece dahi uyuyamasak, ertesi gün adrenalin nedeni ile bütün aktivitelerimiz yavaşlamaktadır. İki gece üst üste uyumayan insanda ise durum daha kötüdür. Dikkat ve konsantrasyon düşer, hatalar artar. 

Üç günden sonra insan hayal görmeye başlayabilir, düşünce berraklığı kaybolur. Daha sonra ise artık insan gerçekle ilişkisini keser. Fareler üzerinde yapılan deneylerde bir canlıyı uyanık tutmaya çalışmakla ölümüne neden olunabileceği ispatlanmıştır. 

"Derin uykunun tadını çıkar." Sizce bunu kim söylemiş? Shakespeare'in Julius Caesar'ı. Evet, birkaç alıntı daha vereyim. "Ey uyku, ey tatlı uyku, doğanın nazik kolları, seni nasıl korkuttum? Yine Shakespeare. Aynı zamandan: "Uyku, sağlık ve vücudumuzu birbirine bağlayan altın bir zincirdir." Başka bir 16. yy oyun yazarı olan Thomas Dekker'dan oldukça isabetli bir söz.

Ama 400 yıl ileri atlarsak, uyku hakkındaki uslüp biraz değişiyor. 20. yüzyılın başından, Thomas Edison'dan: "Uyku, büyük bir vakit kaybı ve mağarada yaşadığımız günlerden bir mirastır." ve 1980'li yıllara geçersek, bazılarınız Margaret Thatcher'in "Uyku pısırıklar içindir." dediğinin söylendiğini hatırlayabilir. Ve tabii ki meşhur söz Wall Street'ten Gordon Gekko, "Para uyumaz". demiş.

20. yüzyılda uykuyla ilgili ne yapıyoruz? Tabii ki geceden kaçınmak için Thomas Edison'ın ampulünü kullanıyoruz, karanlığı işgal ettik ve bu işgal sırasında uykuya neredeyse hastalık mumelesi yaptık. Ona bir düşman gibi davrandık. Ve şimdi sanırım hiçbirimiz uykuya hakettiği değeri vermiyoruz. Tamamen zaman kaybı değil mi? Yanlış. Aslında, uyku biyolojimizin akıl almaz derecede önemli bir parçası, ve yaşamamımızın yüzde 26'sı harcadığımız önemli bir aktivite.

Fakat sorumuza hala cevap yok! "Niçin uyuyoruz?" Neden uyuduğumuz ile ilgili düzinelerce fikir var, işte size teoriler.

Uyku, insana kaslarını ve diğer dokularını onarma, yaşlanan veya ölen hücrelerini yenileme şansı verir. Beynin içerisinde bir sürü genin yalnızca uyku sırasında etkinleştiği ve bu genlerin yenileme ve metabolik yol ile ilişkili olduğu ortaya çıkarıldı. İşte bu yenileme tezi için iyi bir kanıt.

İkinci teorimiz ise uykunun, enerji tüketimimizin miktarını azalttığıdır. Fakat basit bir hesaplama yaparsak, pek başarılı olamıyoruz. Gece uyumuş bir birey ile uyanık kalıp fazla hareket etmemiş bir bireyi karşılaştırdığımızda uyku sırasındaki enerji tasarrufunun bir gecede sadece 110 kaloride kaldığını görüyoruz. Bu bir sandviçe eşdeğer. Bence bir sandviç, uyku gibi karmaşık ve zahmetli bir davranışı açıklamaya yetecek güçte değil . O yüzden enerji tasarrufu fikri bana biraz basitmiş gibi geliyor.

Üçüncü teorimiz ise ki belki de en önemlisi: beyin işleme ve hafıza güçlendirme. Uyku, insan beynine hafızasındaki bilgileri düzenleme, gereksizleri unutma ve arşlivleme şansı verir. Rüyalar da bu işlemin bir parçasıdır. Şunu biliyoruz ki, bir görevi öğrenmeye çalıştıktan sonra uykunuzu alamazsanız o görevi öğrenme yeteneği paramparça oluyor. Gerçekten oldukça azalıyor. O yüzden uyku ve hafıza güçlendirme de çok önemli. Ancak, bu yalnızca hafızanın saklanması ve anımsanması değil. Oldukça heyacan verici olan şu ki, karmaşık sorunlara özgün çözümler bulabilme yeteneğimiz büyük ölçüde bir gecelik uykuyla gelişiyor . Aslında, bize üç kat avantaj verdiği tahmin ediliyor. Gece uyumak yaratıcılığımızı geliştiriyor. Ve görünüşe göre, beyindeki önemli sinirsel bağlantılar ile önemli sinaptik bağlantılar birbirine bağlanıyor ve güçleniyor, daha az önemli olanlar ise ortadan kaybolup daha az önemli hale geliyor.

Uyku hakkında bildiğimiz en önemli gerçekse, geceleri iyi uyursak, sabahları kendimizi iyi hissettiğmiz, hem vücudumuzun, hem de beynimizin yeni bir gün için kendisini tazelediği olgusudur.


Devamını Oku...

Un Tehlikeli Bir Patlayıcıdır

Yazar H 24 Ekim 2015 Cumartesi 0 yorum
Evet yanlış duymadınız. İnsanlık tarihinin temel gıda maddesi, çeşit çeşit böreklerin, kurabiyelerin, çöreklerin, tatlıların vazgeçilmezi un aynı zamanda çok tehlikeli bir patlayıcı...


Yakın tarihimize kadar unun çok büyük felaketlere yol açabilecek kadar tehlikeli bir madde olduğunu kime söyleseniz muhtemelen sizle dalga geçerdi. Ancak 1981'de ABD'de büyük bir hububat silosu infilak edip, 9 kişi ölüp, 30 kişi de yaralanınca durumun ne denli ciddi olduğu anlaşıldı. 1988'de hububat bulunan yerlere belirli bir emniyet standardı getiren kuralların uygulanmasına başlanmasına rağmen 90'lı yıllarda sadece ABD'de undan kaynaklanan ortalama yılda 13 patlama oldu.

Peki nasıl oluyor da un bu kadar tehlikeli bir şekilde patlayabiliyor? Sebebi basit. Çünkü o bir karbonhidrat. Havada toz olarak asılı duran karbonhidratın miktarı, bir metreküpte 50 gramı aşınca herhangi bir şekilde tutuşturulduğunda patlar. Un tozları o kadar küçüktür ki, anında yanar ve bu yangın diğerlerine zincirleme yayılır. Bu da toz bulutunda, ortama da bağlı olarak, patlayıcı bir güç oluşturur. Benzer durum şeker, puding ve hatta çok ince testere talaşlarında bile oluşabilir.

Bir yanmanın olabilmesi için 3 etken gerekir. Hava, yanıcı ve tutuşturucu. Hava zaten var, yanıcı ise burada un oluyor, tutuşturucu geldiği anda patlama gerçekleşiyor.

Silolarda tutuşmaya sebep olan şeyler, bilinçsizce yapılan bir kaynak, bir kesme işlemi, sigara, asansörler ve konveyörlerin mekanizmalarından çıkan kıvılcımlar olabilir. Bir patlamanın olması için metreküpte 50 gr un tozunun olması gerekiyor. Bu evlerde olmayacak bir durumdur. Yere serilen un ile bu olmaz. Havada asılı duran bir un tozu ancak buna neden olur. Kapalı alanlarda meydana gelen bu patlamalar binayı bile yıkabilir ancak açık havada sadece bir alevlenme söz konusu olur.


Neyse ki endişelenmenize gerek yok, kurabiye veya börek yapmak için aldığınız bir kilo undan 50 gramı havaya uçmaz. Bu olay için tonlarca un gerekir. Yoksa hamur yoğurmak için muhtemelen balkona çıkmak gerekecekti değil mi?


Devamını Oku...